Hogwarts School of Witchcraft and Wizardry
 
AnasayfakapıTakvimKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Freja.

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Freja Lynxie
Ravenclaw 5. Sınıf
Ravenclaw 5. Sınıf
avatar

Kadın Rp Partneri : Ceys. Ahaha. Regi'den sonra doğru yolu bulan genç işte. asdf.
Kan durumu : Tavuk kanı.
Mesaj Sayısı : 821
Kayıt tarihi : 28/02/10

MesajKonu: Freja.   Paz Mayıs 02, 2010 6:40 pm

İlki repe puanlamaya falan verdiğim klasik repe. Üye olduğum her sitede bulunur. Yazım yanlışları var çoğu word'e güvenip düzelttiğim için. Word attığımda yazmasını bilmiyor. o.O Ayrıca hiç severim onu.

İkincisi aşkım vampir repemin başlangıcı fakat tıkandım. Daha taslak gibi bir şey o. Düzenlenecektir.
Yorum candır. ^^




ANILARI TAZELEMEK



On yedi ya da on sekiz yaşındaydım. Macera tutkunuzun en üst seviyede olduğu ve kendi düşünceleriniz dışında başka fikirlere yer vermediğiniz o sorunlu çağdaydım anlayacağınız. Farklı insanları uzak tutardım kendimden yapım gereği. Kendimi beğenmişliğimden değildi bu öyle yetiştirilmiştim. İnsanlar kendini beğenmişin teki olduğumu söylediğinde ki her fırsatta dile getirirlerdi, asla neden böyle olduğumu sorgulamadım, değişmeye çabalamadım. Uyutmak için bana söylenen masum ninnilerde bile özel olduğum tekrarlanırdı. Kimse bilmiyor ama benim burada olmamı o saf gibi görünen ama şeytanın kızına dönüşmemi ninniler sağladı. Daha doğrusu bu onların suçu. Hata hem de büyük bir hata. Annem sarı saçlarını geriye atıp ince kollarıyla beni sardığında, hep farklı olduğumu söylerdi bana. Anlamamıştım neden her fırsatta bunu dile getirirlerdi? Neydi beni farklı ve özel kılan? Bir tek ben vardım bu koca dünyada aklı çalışan. Çünkü nedenini bilmiyor olsam da bana öğüt vermeye çalışan farklıyım. Bunu insanlara baktığımda görüyorum onlardan değilim ben. Şimdi hemen önümde yerde yatan kafası kabak gibi ortadan ikiye yarılmış adamdan da farklıyım. Aramızdaki fark onun ölü oluşu değil. Ben Fransız dadımın deyimiyle “Consacré”, yani adanmış. Neden özel olduğumu biliyorum. Yaşama saygım yok benim sonsuz kibrim var merhametimi yiyip yok eden. Kimseyi dinlememeyi adet edinmiştim ama benim hatam değildi. Şimdi düşünüyorum da, evet düşünmek için çok yanlış bir an, hem çok geciktim, az da olsa dinleseydim iyiliğimi düşünen insanları, burada olmazdım. Işıklar sönmezdi, gittiğim yolu görürdüm. Sapmazdım doğruluktan en büyük ilkem olan adaletten. Hep derlerdi ben bitkibilimci olmamalıymışım. Hem zeki hem de adalet takıntısı olan biriyim başkalarına göre politikaya atılmam gerekliydi. Benim gibilere ihtiyaç duyuyormuş yaşlı ve kanla yıkanmış dünyamız. İnsan hayatının kutsallığına kalpten inanan biri olarak bunu başarabilirmişim. Değişimi başlatmak ellerimdeymiş.
Bunları neden düşündüğüm hakkında en ufak bir fikrim yok. Anlamı da yok bundan sonra, istesem de gerçekleşemez. Sadece hayal, bir çeşit canlı rüya. Anılara dalmanın anlamı yok benim için. Tek yapmam gereken bu pis sokaktan bir an önce çıkıp kaderimi kabullenmiş gibi yapıp gülümsemeye çabalamak. İstemesem de dönüyorum başlangıca.
Gittiğim kolej başarılı öğrenciler arasında kura çekmiş, seçilenleri araştırma gezisi için Hindistan’a yollamıştı. Beş arkadaştık. Üç erkek iki kız koyulmuştuk yola. Onları tanıyor olmamın büyük bir şans olduğunu düşünmüştüm ilk başlarda. Bu aşrı bir güven duymama sebep olmuştu kendime, o yüzden hiç tanımadığım birine sormuştum kaderimi.
Maymunlarla dolu caddelerde yürürken denemek için sokak satıcılarından aldığımız geleneksel yemekleri bir an önce midemizden atabilmek amacıyla hızla uzaklaşıyorduk ana caddeden. Otantik kokular midemi bulandırmaya başlamıştı. Aklımda hep baharat kokacağı vardı sokakların. İngiltere’de Hint esintisi diye satılan kokuları yakıştırmıştım bu egzotik ülkeye. Bulduğumu aksine yani. Minicik, kıvrık burunlu insanlar vardı sokaklarda; gülümseyen yüzlerini kanmıştım, sevmiştim bu ülkeyi. Ne büyük yanılgı! Birden karşıma çıkan ufak tefek, kambur kadını görmemiş, hızla çarpmıştım yaşlı bedenine. Esmer tenine karşın masmavi gözlerini bana dikip falıma bakmak istediğini söylediğinde içimden bir ses bunu yapmam için yalvarırken diğeri şiddetle karşı çıkıyordu. Sırtının o halde olmasına sebepmiş gibi görünen bohçasını yere bırakmıştı bile. Ben daha ağzımı açamadan göçebe olduğunu tahmin ettiğim kadın, sol avucumu kirden simsiyah olmuş eline alıp uzun süre bakmıştı bir şeyler mırıldanarak. Gözleri dev gibi olmuştu avucumdaki çizgileri tırnaklarıyla takip ederken dudakları ağır ağır oynuyordu. Elimi çekmek istediysem de kızgın bir panter çevikliğiyle tekrar almıştı elimi. Sanki söylemek istedikleri vardı ve mühürlenmişti çatlamış dudakları. Yavaşça başını kaldırdı, elimi sanki iğrenç bir paçavrayı bırakır gibi geri ittirdi. Bradley’in beni çekiştirdiğini fark etmiştim ama ayaklarım oraya yapışmıştı sanki. Kaderimi o kadının bilme ihtimali değildi beni orda tutan yalnızca mistik şeylere olan takıntımdı. Başparmağını alnıma dayayıp gözlerini kapadığında tek düşündüğüm oyunbaz kadının küçük elindeki kirin suratımla temas ediyor olduğuydu. Ne söyleyeceği umurumda değildi aslında. Sırf para kazanmak için mistik görücüler gibi rol yapan, kurnaz, bir yaşlı kadındı karşımdaki. “Katil!” ne olduğunu anlayamamıştım. Biri durduk yere size böyle bir şey derse anlam veremezsiniz, normali budur. Gözlerinde oluşan nefreti kelimelerle ifade edemiyorum. İlk defa kendimden korkmuştum o gün. Sadece ne demek istediğini sormuştum kibarlıkla. O kadın sinirlerimi bozuyor olsa da ben nazik bir kızdım Kadın gözlerini elleriyle kapayıp, falıma bakmak için yere bıraktığı bohçayı sırtına attı. Beni şikâyet eder gibiydi görünmeyen varlıklara. Gözlerini bir yere dikip boş boş bakmıştı bir yandan da asla duymak istemeyeceğiniz türden bir çığlık atıyordu, “Kali içine girmiş bu masum kızın. Katil, katil! Kali’nin ruhu sende küçük kız dikkatli ol. Bir daha asla ülkenden çıkma. Asla!” arkadaşlarımın gözlerindeki korkuyu görmüştüm, bana bakıyor ve kaçmamak için kendilerini zor tutuyorlardı. Dostum dediğin insanın sana korkuyla bakması çok acı vericidir. Bradley mavi gözlerini kaçırıyordu benden. Haklıydılar aslında. Hindistan’dan döndüğümüz gün okuldan kaydımı aldırıp Amiş teyzemin yanına, Ohio’ya yerleşmiştim. Güçsüzdüm o kadar savaş vermiştim ki kendimle, çıldıracağıma o kadar inanmıştım ki korkarak bu yere gelmiştim. Günlerce hiçbir şey açmadan sadece Hindu türküleri söyleyerek zamanımı geçirmeye başladığımda kararlaştırmıştım gelmeyi. Annem sonuna kadar karşı çıktıysa da… Hiç zorlanmadım dersem yalan olur çünkü en büyük sevdamdan vazgeçmiştim, müzik dinleyememek beni çıldırtıyordu. Düğmesi dahi olmayan düz kesim siyah elbiselerle dolaşıp, saçlarını görünmeyecek bir biçimde başlığa tıkıştırmak beni en az rahatsız eden şeylerdi. Teknolojiden uzaktım, fermuarı bile teknolojiden sayan insanlarla yaşamanın zorluğunu siz düşünün artık. Çoğu kez at arabasıyla yolculuk edilirdi. Onların günahkâr diye adlandırdıkları asıl normal olan insanlara bir şeyler satarken, neden bunu yaptığımı daha iyi anlamıştım. Koşuşturmaca yıpratmıştı beni. O aptal kadının söylediklerini kafaya bu denli takıp, aptalca şeyler yapmam stres yüzünden harap olan sinirlerimin suçuydu.
Şehrin kilometrelerce uzağındaki bu ıssız semt bile ne kadar gürültülü gelmişti adım attığım da, yani üç saat kadar önce. Tek ses kaynağı güçsüz bir pervaneydi hemen üstümde duvara takılı olan. O bile bana cehennem azabı gibi gelmişti. Köyümüzdeki doğal ve rahatlatıcı hayvan seslerinin ruhumda oluşturduğu sahte arınmışlık duygusu beni ilk kez şimdi rahatsız ediyor. Hemen ayrılmalıyım buradan.
O gün orada benimle olan Bradley, Stephen, Sam ve büyüleyici güzellikteki Rus arkadaşım Maria ile bir daha görüşmedim. Ne seslerini duydum ne de bir satır dahi bir şey okudum onlardan. Attıkları mektupları dahi yırtıp yakmıştım.
Bradley kapımı çaldığında öğleyi biraz geçiyordu. Güneş, yeşilden başka herhangi bir rengin olmadığı uçsuz bucaksız araziyi aydınlatırken ben elimdeki çamaşırları bahçedeki ipe asıyordum. Dudaklarımda bir halk ezgisinin umutlu sözleri vardı. Küçük kuzenlerimin minik elbiselerine baktıkça içimde tarifsiz bir acıma duygusu belirdi. Hayatlarını bu anlamsız yerde geçireceklerdi, ot gibi yaşayıp en sonunda buradan çıkmamış olmanın pişmanlığıyla göçeceklerdi dünyamızdan. Çorapları asarken az sonra misafirlerin büyük eğlence için evimize geleceğini hatırlayıp aceleyle eve girmiştim. Misafir geldiğinde çıkarılan, altın rengi kapağıyla insanı kendine çeken sarı yapraklı İncil’i odaya koyarken zihnimde evirip çevirdiğim düşünce bu kez orada olmak istemediğimdi. Tekrar dışarı çıktığımda, gördüğüm şey yüzünden çığlık atmak istediysem de mideme geri gönderdim. . “Selam” Gözlerindeki acımayı görmek beni delirtmişti. Baştan sona süzerken beni eski halimi hatırlamıştı belli ki, beş sene önceki çılgın beni. “Daijah?” cevap veremeyip sadece başımı sallamıştım. Rüzgârın korkularımı alıp götürdüğünü hissediyordum, kalbimin üstündeki acı veren ağır kütle kalkmıştı sanki. Ellerimdeki çamaşırları yavaşça toprak yüzeye bıraktıktan sonra onun peşinden gitmiştim. Hiçbir eşya almadım. Sadece kendimi getirdim buraya, Hindistan’a.

ŞİMDİYE YAKIN

Kafamın içinde binlerce akupunktur iğnesi var sanki tek tek yalnızca acıtmak için saplanıyorlar. Başımın çıldırmama yetecek kadar ağrıması hiç umurumda değil şuan. Kırmızı renkle bütünleşmiş cesur ellerimi göğsümde kenetleyip, yüreğimdeki adını koyamadığım ama orada olduğunu bildiğim acı verici ağır şeyden kurtulduğum için, şükrediyordum beni izleyen tanrıma. Hafif ve özgür. Kim olmak istersem, ne olmak istersem oyum artık. Hayallerimin beni ele geçirmesine izin veriyorum ben artık ne Daijah ne katil ne de bir başkasıyım. Düşlerle bezenmiş bir enerji kütlesiyim, sürekli gülen ve huzurlu bir varlık. Oyun oynayabilirim artık yaşamla.
İnsan yaşamının kutsal bir şey olduğunu düşünür insanlar, hatta tüm kâinattaki en önemli şeyin sadece nefes almak olduğu sanılır. Peki ya bu denli kutsal bir şey sadece boyundan içeri yavaşça sokulan paslı bir demirle sonlandırılıyorsa bize yalan mı söylendi? Onu hala görebiliyorum, sarı saçları kan içindeki pis bir yumağa dönmüş durumda, al rengin ele geçirdiği güzel suratı bana bakıyor, yaptığımın hesabını soran pörtlek gözleri birbirinden oldukça uzaktılar ama söyledikleri şey aynıydı, anlatmaya çalıştıkları “Katil” olduğumdu. Elleri gri taşların üstünde iki yana açılmış parmakları boğuşmadan kalan izlerle dolu. Hiç pişman değilim. Son kez bakıyorum ona ve son nefesini verirken umutla kıpırdayan dudaklarına bastırıyorum soluk dudaklarımı. Artık nefes almadığını anlamak için son numaram bu. Onu seviyorum artık bizimle olmadığı için seviyorum. Huzura kavuşturduğum için onun lanetli bedenini mutluyum. Az önce çıtırdayarak yanmaya başlayan uzun, paslı elektrik direğinin ürkütücü gölgesine sığınırken yüzümdeki gülümsemeyi gizlemeyi başaramıyor ve kahkaha atıyorum. “Hoşçakal Bradley…” ben artık bir gölgeyim. Karanlığın en aciz parçası. Beni bulmak mı istiyorsun? Şimdi git ve bir mum yak, ışıkları kapa ilk bulduğun gölgeye bak ben işte oradayım, sana el sallıyorum sevimli gülümsemem yüzümde, aldanma buna ki arkanı döndüğün an tırnaklarımı narin boynuna geçirme planlarımı engelle. Ben katilim. Aslınsa ben herkesim, ben senim. İçindeki, içinizdeki kötü parçayım ben. Ben hiç kimseyim. Oyuna başladım, ebe sensin.

ŞİMDİYE BİRAZ DAHA YAKIN


Bu çok eğlenceli sence de öyle değil mi memur bey? Kovalamaca oynuyoruz sen kovalıyorsun ben kaçıyorum. Az önce sayıştık ya, o piti piti. Ben ebe olmayı zaten hiç sevmiyorum kaçmak daha heyecan verici. Yorulduysan görevini başka arkadaşına devrediver. Sorun olmaz benim için. Her daim kaçabilirim, ah bağırışlarının aksine öyle bir saklanırım ki. Sana iki kulak yapsam da göremezsin beni. Ne sanıyorsunuz bu güzeller güzeli asi kızı, ah koca göbeği ona engel oluyor genç arkadaşına işaret ediyor beni. Genç memur bir an için amirine bakmak için arkasını dönme cüretinde bulunuyor. Hop, tırmandım bile gri tuğladan örülmüş duvarı. Sesleri duyabiliyorum. Öfkeli amir çevredekilere sorular yöneltiyor, insanlar görmediğini söyledikçe gence sinirleniyor. Suratının halini görmeyi öyle çok isterdim ki, muhtemelen yumuşak bir şeftali gibidir suratı ya da kırmızıya boyanmış paskalya yumurtasına benziyordur. Beni öyle bir tarif ediyor ki, mutlu olmamak elde değil. Bal köpüğü saçlı, uzun boylu güzelce bir kız. Üstü başı oldukça temiz, sürekli gülüyor ama hastalıklı bakıyor gözleri. Çok sıkıldım, duvarın arkası ama caddeye açılıyor eğer kalabalığa karışırsam oyun oynamayı bitirmek zorunda kalırız. Bunu istemediğim için incecik sesimle kelimeleri uzatarak sesleniyorum öteki tarafa: “Memur beey. Buuradaayııım. Hadi amaaa çok sıkııııldım. Ya çıkarsam caddeye, atamazsın beni kodeseeee.” Birinin bana küfrettiğini duyuyorum bu oldukça kaba bir davranış çünkü başkalarına kötü söz söylemek ayıptır. Özellikle de hanımefendilere karşı nazik olunmalıdır. Tekrar bağırıyorum memura: “Nazik olun lütfen. Anneniz size küfretmenin yanlış olduğunu öğretmedi mi? Cık, cık, cık çok ayıp.” Duvara tırmanmakta olduğunu anladığım için çöp konteynırının üstüne çıkıyorum, yeşil kapak benimle beraber çöküyor içe. Şişko polisin kırmızı yumurta kafasını görünce neşeli bir kahkaha atıyorum. Bana hala küfrettiği için kendinden utanmalı, sonunda koca kıçını duvarın üstüne yerleştiriyor. “İşte yakaladım seni sıçan.” Ona bakıp yalnızca kafa sallıyorum, beni yakalaması imkânsız. Sonunda duruyor nefes almak için, düşünüyor olmalı beni yakalamak için bir çözüm. Ben mavi gözlerimi ona dikiyor ardındaki sisli gökyüzüne bakıyorum. Ne denli güzel görünüyor güneş batmadan hemen önce. Nefes nefese kalmış tam duvardan atlamak için kollarını dikleştiriyor: “Rafadan kafadan oturuyor duvarda. Gelirse buraya, atarım onu yağlı tavaya.” İyice sinirleniyor ben ise hala gülüyorum. Tam anlamıyla aklımı kaçırmış gibi davranıyorum ama asıl sorun o ve onun gibilerde. Günleri birbiri ardına gelen rutin olarak gören insanlar deli aslında. Her günü farklı yaşayan, her güne yeni bir başlangıç gözüyle bakan, her yeni günde başka biri olmaya çalışan bizler normaliz aslında. Oturduğum yerden çevik bir sıçrayışla iniyorum. Açık renk saçlarımı savurarak bakıyorum adama, Rafadan kafadana. Atlıyor aşağı, düşüyor yere üstüne göbeğinin. Kanıyor başı deli gibi, ben ise ıslık çalıyorum kan gölüne. Adama son kez bakıyorum, yüzümde çocukça bir gülümse. Fark var çocukla benim aramda, ben reşit olsam olsa da akıllarımız bir şimdi, onlar saf; ben deli. Son kez mırıldanıyorum sekerek caddeye dalmadan hemen önce: “Rafadan kafadan düştü duvardan, saçıldı kırmızı sıvısı başından.” Sirenleri duyuyorum, benim için geliyorlar. Bu oyundan sıkılmaya başladım, yerden yüksek oynamaya karar verdim artık. Hemen önümde kül rengi göğe uzanmaya çalışmış binaya bakıyorum. Yeni parkım orası. Ben senim, sen bensin aslında. Arama beni, bulurum ben seni.


Freja Lynxie







#Sen korkuyu bilir misin? Yoksa sadece korkmak mıdır öğrenebildiğin bu hayatta?



Gökyüzüne uzanan heybetli mermer yapının önünde, kadife bir çarşaf gibi yumuşak çimlerin üzerinde, çıplak ayaklarımla dikiliyorum. Rüzgârın ince uzun parmakları kızıla yakın kahverengi saçlarımın arasında dolanıyor. Kimsenin bana göstermediği şefkatle okşuyor; sevgiyle fısıldıyor kulağıma belirsiz sözcükleri rüzgâr. Beyaz birer sütun gibi dimdik duran, ayrık bacaklarım yavaşça birleşiyor. Kollarımı göğsümde kavuşturuyorum. Oyunumu oynarken paçavraya dönmüş siyah etekliğim uçuşurken bacaklarımı ortada bırakıyor. Hiç umrumda değil, bütünüyle çırılçıplak kalsam da umrumda değil. Omuzlarım ‘hoşça kal’ demeye hazırlanan rüzgâr tarafından açıkta bırakılmış, parıldıyor. Uzaklardan, çok uzaklardan hoş bir takım sesler geliyor kulağıma, kalp atışlarımın boğuk gürültüsünü duymamaya çalışarak kulak kabartıyorum. Olabildiğince tiz sesler kullanılarak çalınan bir keman geçmişin nemli ve dar koridorlarına girmeme sebep oluyor.




    Caddenin ortasında dikilmiş elinde kemanı, fırfırlı gömleğiyle sarışın bir adam duruyordu. Saçları dalga dalga omuzlarına iniyor, yeşil gözleri kelimelerle ifade edilemeyecek parıltıyla önünde kümelenmiş insanları süzüyordu. Sevinç vardı gözlerinde, daha dikkatli bakılınca belli oluyordu bu neşenin aslında sıkı sıkıya nefrete sarılmış olduğu. Keman yayını ince uzun parmaklarıyla kavramıştı, o ana dek görmediğim zarif bir edayla. Yavaşça omzuna çıkardı kül rengi kemanını. Gerçekten üzerinde küller vardı. Kenarları aşınmış sefil keman sahibiyle tezat oluşturuyordu. Yanağını kemana dayadı, gözlerini kapayıp yayı tellere sürtmeye başladı. Bir o yana bir bu yana. Parmakları deli gibi hareket ediyordu teller üzerinde, basıyor, kalkıyor, titriyordu. Kendinden geçip, yayla beraber tüm vücudunu hareket ettirmeye başladığında ben gözlerimi kapamış, kendimi müziğin anaç kucağına bırakıvermiştim. Bitirdiğinde alkış tufanı koptu ama ben bu adamın bu alkıştan fazlasını hak ettiğini düşünmüştüm. Kemancı halkı selamlarken, insanları ittirerek ona yaklaştım. Kalbim dilimin biraz gerisinde atıyordu. Zehir yeşili gözlerini benimkilerle buluştuğunda üşüdüm. Gerçekten rüzgâr çarptı suratıma, tüylerim diken diken oldu. Henüz 17 yaşımdaydım ama böylesi yoğun bir hissi bir daha asla tadamayacağıma dair bir kanı oluştu. Neydi bu aşk mı hayranlık mı? Porselen bebeklerinki kadar kusursuz dudaklarını oynattı: “Piyano çalmayı bilir misin?” saçlarım savruldu rüzgâr yüzünden, gülümsedim, “Evet.”




Ne kadar safmışım o günlerde diye düşünmekten alamıyorum kendimi. Gençliğin büyülü sularında yüzerken ne denli pembeydi her şey. Keman sesleriyle sarhoş olup, piyanonun etkileyici seslerini meze yaparken benden mutlusu yoktu. Müzik hayatımızdı, hayat ise sadece kandan ibaretti. Bizim hayatımız başkalarının yürekleri ebedi sessizliğe büründüğünde vuku bulur. Dolunayın mezarlıkların üstünde gümüşten bir taç gibi ışıldadığı gecelerde şatomuza kapanırdık. Bizim türümüzün hastalıklı bir sevgiyle bağlı olduğu dolunay bizi ilginç bir biçimde iterdi kendinden uzağa. Şarap rengi saten kanepelerin üzerine tüllerden yapılmış bir perinin ışıltılı elbisesini andıran elbisemle uzanır, yüksek meblağlar karşılığı bize keman çalan müzisyenlerin aç bakışlarına aldırmadan dinlerdim müziği. Phobos arada beni kollarına alır hiç sahip olmadığı kız kardeşinin ben olduğumu söylerdi. Ardından kendimizden geçer tüm asaletimizden sıyrılır vahşi köpekler gibi parçalardık müzisyeni. Kan hırıltılar çıkararak boynundan püskürürken bir delinin kahkahalarıyla dans ediyorduk. Bir keresinde bir kadın gelmişti yine ayın tam olduğu bir gün. Esmer minik bir bedeni, kalın kaşları ve biçimsiz bir burnu vardı. Ama kemanı eline aldığında bir meleğe dönüşüyor inanılmaz zarif hareketlerle müziğini icra ediyordu. Yalvarmıştım ona, bu kadının yaşaması için. İnsanları öldürmekten zevk duyan ben ilk kez bir ölümlünün hayatı için yalvarıyordum. Onun hayatına devam edebilmesi için… Ağlıyor, gözlerim akan kanla karışık yaşları elbisemin eteğiyle siliyor, böğürüyordum. Phobos bana sadece tokat atmakla yetinip cezaların en büyüğüne çarptırdı tam bir ay benimle konuşmadı ve o masum müzisyeni gözlerimin önünde parçaladı. O ana dek görmediğim vahşi bir tavırla yaptı bunu hem de. Ağlayamadan ona baktım, tek bir ses bile çıkmadı ağzımdan. Ona bakıp, ondan ne denli nefret ettiğimle ilgili cümleler kurdum kafamda. Şimdiki zamana dönüyorum, somut olaylar çekiyor ilgimi şu an. Ayak seslerini duyuyorum, hafifçe dokunuyor yere sonra kalkıyor bir adım daha ilerleyebilmek için. Öylesine hayranlık verici ki! Yıllar önce duyduğum hazzın kalıntıları filizleniyor dudaklarımda. O bir ölümlünün duyamamağı kadar sessiz ve pürüzsüz ses tonuyla konuşuyor: “Gelmeni beklemiyordum.” Beni benden alan ses yine beni geçmişin kuyularına sürüklüyor:





      Bembeyaz parmaklarıyla elimi sardı keman çalan yabancı. Hızla yürümeye başlamış; ben ona yetişmek için adeta koşuyordum. Bir kez bile yüzüme bakmamıştı. Bir kaz kez taşlara takılıp yere kapaklanmıştım fakat o benim kalkmama fırsat tanımadan elimden çekip yürümeye devam etmişti. Pahalı ipek elbisem paçavra yığınına dönmüştü.














[/size]


En son Freja Lynxie tarafından C.tesi Mayıs 22, 2010 6:38 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Misafir
Misafir



MesajKonu: Geri: Freja.   Ptsi Mayıs 03, 2010 5:52 am

Bayıldım Lağn ^^

Süper yazmışsıın ^^
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Freja Lynxie
Ravenclaw 5. Sınıf
Ravenclaw 5. Sınıf
avatar

Kadın Rp Partneri : Ceys. Ahaha. Regi'den sonra doğru yolu bulan genç işte. asdf.
Kan durumu : Tavuk kanı.
Mesaj Sayısı : 821
Kayıt tarihi : 28/02/10

MesajKonu: Geri: Freja.   Ptsi Mayıs 03, 2010 3:58 pm

Teşekkür ederim tatlım. :utangaçsımayıl:
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Freja.   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Freja.
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Holdric Legend :: Rp ye başlamadan önce :: Rpg Dershanesi :: Örnek Rpgler-
Buraya geçin: